11 Ağustos 2014

GÖRÜŞ /// Cumhurbaşkanlığı Seçim Sonuçlarından Ne Anlamamalı? 11 Ağustos 2014

Dikran M. Zenginkuzucu
Geçen Pazar günü ilk kez Cumhurbaşkanı halkoyu ile seçildi. Bu Türkiye için yepyeni bir süreçti. İlk önce, Türkiye’de tek bir isim seçimi için oylama yapıldı. Her ne kadar daha önce halkoylamaları, seçimler iktidar için plebisit haline dönüştürülmüşlerse de ülke çapında tek bir görev için seçim yapılmamıştı. İkincisi, oylamanın içeriği tam olarak anlaşılamadı. Seçilen Cumhurbaşkanı daha geniş bir meşruiyet ve hareket alanı mı kazanmalı yoksa eskisi gibi yarı-sembolik bir konumda mı kalmalıydı? Erdoğan açık açık seçilirse sembolik Cumhurbaşkanı olmayacağını ve ülkenin siyasetine yön vereceğini ilan etmiş, buna karşın CHP-MHP koalisyonu adayı sembolik Cumhurbaşkanı profili çizmişti. Demirtaş ise halklar yararına aktif olacağını belli etse de tam ne oranda siyasete doğrudan etkisinin olabileceğini tam anlatmadı. Üçüncüsü ilk kez iki turlu seçim sistemi uygulandı. Buna göre ilk turda adaylar yarışacak, bir aday yüzde elliyi geçemezse ilk iki aday ikinci turda yarışacaktı. Bu durumda, 2. Tura kalan adaylar ve siyasetler elenenlerin mutabakatı için pazarlıklara girmek zorunda kalacaktı. Böylece her halükarda seçmenin en az yüzde ellisinin ilk ya da hiç olmazsa ikinci tercihi seçilmiş olacaktı. CHP ve MHP ise bu uzlaşmayı ilk tur öncesine taşımaya gayret ettiler, üçgenler çizdiler ama seçmenlerini ikna edemediler. Seçim sonrası sıkça dillendirilen bir senaryo ilk tura iki parti de kendi adaylarıyla girmiş olsalardı küskün oy olmayacaktı ve Erdoğan yüzde elliyi aşamayacaktı. İkinci turda ise oylara göre pozisyon alınabilinecekti. Bu seçimlerdeki bir diğer yenilik ise ilk kez yurtdışında oy kullanılabilecek olmasıydı ki bu çok tartışıldı. Genel beklenti 3.000.000’u bulan yurtdışı oyların seçimde belirleyici olmasıydı. Yurtdışı oyların saklanma ve sayılması hakkında ciddi kuşkular dile getirildi. Ancak yurtdışında seçime katılım çok düşük oranlarda ve belirleyicilikten uzak kaldı.
Seçim sonuçlarına göre Erdoğan oyların % 51,7, Ekmellettin İhsanoğlu % 38,5 ve Demirtaş ise % 9,8’ini aldılar ve Recep Tayyip Erdoğan ilk turda Cumhurbaşkanı seçilmiş oldu[*]. Seçim gecesi sonuçların çabuk şekillenmesi sonucu TV’lerde ve sosyal medyada sonuçlar hakkında geniş değerlendirmeler hemen yapıldı ve konu neredeyse tüketildi. Aslında söylenecek çoğu şey söylendi. Bunları kısaca hatırlayıp katıldığımız yönleri ve itirazlarımızı sıralayalım ama önce 30 Mart ve 10 Ağustos sonuçlarına bir yan yana bakalım;
10 Ağustos


30 Mart



Recep Tayyip Erdoğan
20.842.495
%51.8
AKP+SP+BBP+HÜDAPAR
21.493.195
48,4%
-650.700
Selahattin Demirtaş
3.901.858
%9.7
BDP+HDP
2.792.625
6,3%
1.109.233
Ekmeleddin İhsanoğlu
15.455.929
%38.4
CHP+MHP+DSP+DP+İP
19.978.981
45,0%
-4.523.052
Toplam Seçmen
55.701.719


52.608.398

3.093.321
Toplam Kullanılan Oy
40.941.382
73,5%

46.924.877
89,2%
-5.983.495
Toplam Geçerli Oy
40.200.282


44.439.426

-4.239.144
Katılım çok düşük;
Cumhurbaşkanlığı seçimine katılım oranı % 73,5 olarak gerçekleşti. Başka bir hesapla 55.701.719 seçmenin 14.760.337 sandığa gitmedi. Sandığa gitmeyen seçmen sayısı 30 Mart’ta büyükşehir meclisleri ve il genel meclisi seçimlerine göre 5.683.521 kişi idi. 10 Ağustos seçimlerinde katılımın çok düşük olduğu ve 1977 seçimlerinden bu yana görülen en düşük katılım oranı olduğu söylendi. Seçimlerdeki katılımın düşük olduğu bir gerçek ancak bunun beklenmedik bir yanı yok. Seçimin Ağustos ayında gerçekleştirilmesinin katılımı düşürdüğü doğrudur. Küskün seçmenin sandığa gitmemeyi tercih ettiği de doğrudur. Öte yandan, bu seçimde katılımı genel ve yerel seçimlerle karşılaştırmak analizcileri çok da doğru sonuçlara ulaştırmayabilir. Doğrudan partilerin ve politikalarının yarıştığı, il ve ilçe bazında seçmenin tercihinin sonuca (milletvekili ve belediye başkanının seçimi) etkisinin daha fazla olduğu seçimlerde seçmenin katılım motivasyonunun daha fazla olması beklenir bir durumdur. Türkiye’de 1980’den bu yana 4 Anayasa değişikliği halkoylamasına götürüldü. Bu halkoylamalarının Türkiye’de aynı zamanda liderler için plebisit haline dönüştürülmesi de siyasi bir gelenek oldu. Ayrıca Türkiye genelinde sonuç alınan halkoylamalarında seçmenin kendi oyunun etkisinin daha düşük olduğunu hissederek “nasılsa kazanacak” ya da “ nasılsa kaybedecek” diye sandığa gitmeyi maliyetli bulduğu düşünülebilir. Anayasa oylamalarına katılım oranları aşağıdaki gibidir;
Bu tablodan da görülebileceği gibi özellikle AKP döneminde yapılan 2007 ve 2010 halkoylamalarında (ki bunlar Erdoğan için plebisit haline dönüştürüldü ve muhalefet, özellikle de CHP, propagandasını Erdoğan karşıtlığı üzerine kurdu) katılım oranları oldukça düşük kalmış (% 67,5 ve 73,7) ve sonuçlar toplam seçmenin yüzde 40 – 45’i ile alınmıştır. 2010 halkoylamasında BDP’nin boykot ilan ettiğini ve katılımın yaklaşık % 4,5 bu nedenle düştüğünü de aklımızın bir kenarında tutalım. Üstelik bu halkoylamalarının ilki Ekim ikincisi ise Eylül Ayında düzenlenmişti. Öte yandan, yurtdışı seçmeninin düşük katılımının (% 8,32) azaltıcı etkisi düşüldüğünde yani yurtdışı seçmen sayısı ve oy verenler düşülüp katılıma 30 Mart şartlarında bakılınca katılım oranının % 77 olacağı görülebilir. Ayrıca propaganda dönemlerine bakıldığında seçmeni motivasyon açısından en başarılı adayın Demirtaş olduğu, özellikle CHP-MHP’nin ise bu anlamda yetersiz kaldığı görülmektedir. Bu açılardan bakıldığında seçimin düzenlendiği dönem, seçimin niteliği ve partilerin seçmeni motive edebilme kabiliyetleri bakımında katılım düşük ancak şaşırtıcı olmamıştır.
CHP seçmeni boykot etti ya da şezlongu tercih etti (oy vermedi boy verdi);
Cumhurbaşkanlığı seçimine 30 Mart seçimlerinden yaklaşık 6.000.000 eksik oy kullanılınca ve Çatı adayı 30 Mart’taki CHP-MHP ve diğer ulusalcı oylardan yaklaşık 4.500.000 eksik oy alınca doğal olarak CHP seçmeninin sandığa gitmediği yorumları yapılarak “şezlongcular” diye kızıldı. Bu eksiğin kaynağı büyük oranda CHP seçmeni olabilir ancak “şezlongcular” diye kızmadan önce bazı noktaları gözden geçirmekte fayda var. Sandığa gitmeyenin sadece CHP seçmeni olduğunu söylemek doğru olmaz. Erdoğan ve Demirtaş’ı desteklemediğini açıklayan İP’nin 110.000 seçmeninin de İhsanoğlu’na oy verdiğini düşünmek safdillik olur. Ayrıca 30 Mart’ta HDP’ye oy veren bazı sol gruplar da bu seçimde boykot önerdiler. Ancak ağırlığın CHP seçmeninde olduğu tahmini yanlış olmaz. Peki CHP seçmeni sadece tatilini yarıda kesmediği için mi sandığa gitmedi?
CHP seçmeni sandığa gitmediyse HDP hangi oylarla seçmenini 1.110.000 arttırdı? HDP’nin bu oyları Batı illerinde arttırdığı sonuçlardan rahatlıkla görülebilir. Daha önce hiç oy alamadığı ya da çok az oy aldığı bir çok ilde Demirtaş HDP oyunu katladı. Büyük iller dışında Trabzon’dan Kastamonu’ya, Samsun’dan Kayseri’ye hatta Yozgat’a ve Trakya illerinde HDP’ye artık oy çıkıyor.
Ayrıca seçim sonuçlarının kısa analizinden çıkan bir başka sonuç da MHP’den Erdoğan’a oy kayması olduğudur. MHP’nin güçlü olduğu illerde Erdoğan oy oranını oldukça yükseltmiştir. Bu illerde görülmektedir ki sandığa gitmeyen sadece CHP seçmeni değil aynı zamanda MHP seçmenidir, gidenlerinden ise Erdoğan’a oy kaymıştır. Erdoğan’ın tutturduğu kışkırtıcı-milliyetçi söylemin böyle kolay karşılık bulması ise Türkiye açısından endişe verici bir gerçektir. Bu oy kaymalarına karşın Erdoğan’ın blokunun oyunun 30 Mart’a göre 650.000 azalmış olduğu AKP’nin ve Erdoğan’ı destekleyen diğer partilerin seçmeninin ciddi bir kısmının da rahatlığa kapılarak ya da “ikinci tura gideriz” diyerek sandığa gitmedikleri anlaşılıyor. Ayrıca Erdoğan’ın 10 Ağustos seçimindeki oyu hemen hemen 2010 halkoylamasındaki “Evet” oylarıyla aynıdır. İki oylamada blokların benzer olduğu düşünülürse Erdoğan’ın kaybettiği cemaat ve demokrat – liberal oyları MHP’den kapatmış olduğu görünüyor.
Ancak en önemlisi CHP, seçmenini sandığa götürecek politikalar üretememektedir. Demek ki seçmenin önüne bir politika koymayınca, seçmenle temas etmeyince “tıpış tıpış” sandığa gitmesini sağlayamıyorsunuz, yeni oy hiç kazanamıyorsunuz. Geçen sene Haziran eylemliliklerinde Türkiye muhalefeti ciddi bir ivme kazanmıştı. Hatta Türkiye politikasında yegâne ivme kazandıracak “Gezi ile Lice arasındaki bağ” kurulmuştu.  Ancak bunu CHP taşıyamadı. Bundan tam 1 yıl önce, Ağustos 2013’te Kılıçdaroğlu “CHP’nin programı artık Gezi’dir” diyordu. Ancak o tarihten sonra sokak muhalefetinin içinde yer alamadı ve Aralık geldiğinde tapelere sarılarak ve başka hiçbir politika üretmeyerek hayatına devam etti. Gezi sonrası şu söyleniyordu “belki hükümet düşürülemedi, belki yerel seçimleri tekrar AKP kazanacak ama emin olunan tek şey var Erdoğan artık Cumhurbaşkanı olamaz”. Bu görüşün dayanağı Erdoğan’ın Türkiye genelini temsil kabiliyetini kaybettiğiydi. Kılıçdaroğlu ise “Gezi ile Lice arasındaki bağ”ı geliştirmek ve politikasını bu eksene oturtmaktansa AKP’nin oylarına göz dikti ancak AKP seçmeni içinde de hiçbir varlık ve çalışma göstermedi. 30 Mart seçimlerine kanarak demokrasiyi, hukuku ve eşitliği temsil edecek bir aday yerine muhafazakârlığı temsil eden, “Erdoğan’ın politikalarını beğeniyorum” diyen bir adaya sarıldı, rakamları alt alta yazarak MHP’ye yanaştı ve iç içe geçen üçgenler % 60 etmedi. Seçmene kızmadan önce çuvaldızı kendine batırmak lazım.
Bu sonuç Erdoğan’ı Cumhurbaşkanı yapar ancak Başkanlık hayal oldu;
Buna emin misiniz? Öncelikle Batı ülkelerinde yarı-başkan ve başkanların çoğunlukla 10 Ağustos’tan da az bir katılım ile seçildiği ve bunun meşruiyet tartışması yaratmadığı biliniyor. Başkanlık tamamen farklı bir sistem ama Türkiye’de bugün Anayasal olarak yarı-başkanlığın da mümkün olmadığı açıktır. Ancak Erdoğan’ın derdi bu değildir. Erdoğan bir röportajında Anayasa’nın Cumhurbaşkanı’nın yetkilerini düzenleyen 104. Maddesinin uzun içeriğine hiç atıf yapmadan ilk cümlesini “Cumhurbaşkanı Devletir başıdır. Nokta…” diye okuyarak anlayışını ortaya koymuştur. Anlaşılan Erdoğan uyumlu bir başbakan ve hükümet ile birlikte Türkiye politikasını yönetmeye devam etmeye isteklidir. Buna benzer bir davranış Özal’dan gelmiş ancak başarısız olmuştur. Erdoğan ve kendisine bağlı bir hükümetin “cohabitation”u nasıl sonuçlar doğurur, bugünkü şartlarda Anayasa zorlanır mı, 2015 seçimleri sonrası yeni bir Anayasal düzen mümkün mü gibi konuları bir başka zaman tartışmak üzere şimdilik bu konuda erken ahkâm kesmen doğru olmadığını belirtelim.
CHP ve MHP ilk turda kendi adaylarını gösterseydi seçim 2. Tura kalırdı.
Bu tahmin iki partinin kendi adaylarıyla seçmen kitlesini koruyacağını öngörmektedir ve doğru olabilir. Bu durumda sandığa gitmeyen bazı seçmenlerin döneceği ve MHP’den Erdoğan’a kayan oyların da engelleneceği tahmin ediliyor. Öte yandan, durum böyle olsa ve bu partiler kendi seçmenlerini tutsalar dahi ikinci tura kalacak adaya (ki CHP adayı olacağını varsayarsak) MHP’nin seçmeninin ikna olacağı kesin değildir. Özellikle Rıza Türmen, Melda Onur gibi sol – demokrat kesimlere yakın bir adayın MHP’de taraftar bulması zor gözüküyor. Ulusalcı kanattan gösterilecek bir adayın da Alevi fobisi olan daha mukaddesatçı MHP tabanında tam bir konsolidasyon sağlaması garanti değildir. Ayrıca ikinci durum HDP seçmeninin ikinci turda boykota ya da Erdoğan’a yönelmesine yol açabilirdi. Bunun yerine partiler ilk turda uzlaşılabilinecek bir aday arayışına gittiler ve topluma sunacak politikaları olmayınca üçgenler çizdiler. Sonuç itibariyle, Erdoğan’ın seçilmesine seçim öncesi dillendirildiği gibi Kürt değil CHP – MHP seçmeni yardım etmiş oldu.
Demirtaş en başarılı aday;
Demirtaş’ın seçimlerde ciddi bir sıçrama yaptığı ve parladığı kesin. Kürt nüfusun yaşadığı illerde desteğini korurken Batı’da oylarını katladı. Ancak kendi ağızlarından da dillendirildiği gibi Demirtaş’ın ilk hedefi seçimlerde % 10 barajını aşacak düzeye erişebilmekti. Demokratikleşme paketleri açtığını iddia eden bir hükümetin % 10 barajını korumasının tezatlığını tartışmadan** Demirtaş’ın oylarının bu hedefe yaklaştığı ancak ulaşamadığını tespit edebiliriz. BDP – HDP çizgisi 2007 seçimlerinden bu yana Doğuda BDP’li Batı’da ise BDP’li ve diğer demokrat – devrimci bağımsız adaylarla seçimlere katılarak baraj engelini aşmaktadır. Bu durum sonuç verse de bazı dezavantajlar doğurmaktadır. Bir kez partinin birliğini, politikalarını ve yapısını kurumlaştırmak ve halka indirmek bakımından özellikle Batı’da ciddi problemler ortaya çıkarmaktadır. Ayrıca birçok yerde birden fazla milletvekili çıkarmak mümkün iken tek bağımsız aday Meclis’e girebilmektedir. Birçok kez iki milletvekiline yetecek oy alan bağımsız adaylar gördük ancak bu oyları iki adaya bölmek her zaman kolay organize edilebilen bir çalışma değildir. HDP de 2015 Genel Seçimlerine parti olarak katılma düşüncelerini deklare etti. Ancak 30 Mart’taki katılım olacağı varsayılırsa 2015’de barajı geçebilmek için Cumhurbaşkanlığı seçimindeki oyların korunup üzerine 543.000 oy daha koyulması gerekmektedir. Bu yeni açılım yapan bir parti için aşılması gereken olanaklı ancak ciddi bir hedeftir. Ancak politika olarak “Gezi – Lice arasındaki bağ”ı kurmayı sunan ve bu açıdan CHP’yi kat be kat katlayan HDP ve Demirtaş ezilen halkları, kimlikleri ve grupları kendine hedef seçerek tüm maddi kısıtlara rağmen parlak bir propaganda dönemi geçirmiştir. Bence karşılığını tam olarak alamamıştır ancak halklar, ezilenler ve demokrat – devrimciler açısından ümit verici bir sonuçtur. En azından artık Türkiye açısından yeni bir politika kanalı açılması ihtimali belirmiştir. Bu olanağı kaçırmamak gereklidir. Öte yandan, 2015 seçimleri iki yönden HDP için farklı olacaktır;
İlk önce, 2015 seçimlerine gidilecek ortam henüz belirsizdir. Suriye – Irak sınırındaki gelişmeler, beklenen bir ekonomik kriz,  Erdoğan’ın (Cumhur)başkanlığı pratiği ve giderek ırkçılaşan – faşizanlaşan AKP yönetimi seçim ortamını etkileyecektir. Öte yandan, Cumhurbaşkanlığı seçiminde HDP için nispeten daha kolay bir propaganda ortamı oluşmuştur. Demirtaş’ın genç, sempatik imajı ve eşitlikçi, kardeşliği vurgulayan söylemi prim yapmıştır. Ancak alınan 1.100.000 oyun kalıcı mı geçici mi olacağı önümüzdeki dönemde belli olacaktır. Genel Seçimlerde Demirtaş’ın imajının ötesinde politik program ve hedefler anlatılacaktır. Örneğin bir “demokratik özerklik” talebi Cumhurbaşkanlığı seçiminde gündeme oturmamıştı ama önümüzdeki yıl sözü edilecektir. HDP’nin yeni oyların nasıl niçin ve kimlerden geldiğini iyi analiz etmesi, bu oyları tutmak ve arttırmak için doğru politikalar belirlemesi için çok iyi çalışması gerekmektedir. Görmek gerekir ki HDP’nin hedef kitleleri olan işçiler halen AKP’ye, Aleviler ise çoğunlukla CHP’ye oy vermeye devam etmektedir. Tabi bir de “oyum boşa gitmesin”ciler var ki CHP’nin baraj sayesinde ipotek aldığı oyları kazanmak gerekir. Ancak ne olursa olsun ezilen, dışlanan ötekileştirilen kesimlere HDP’nin sesinin bir şekilde ulaştırılabilmesi önemli bir başarıdır. HDP ve bileşenlerinin özellikle işçi ve ezilen kesimlerin içerisinde günlük çalışmalarına önem vermesi gerekecektir ki bunun farkında oldukları ve bu yönde çalıştıkları kuşkusuzdur. Türkiye açısından ümit veren de budur.
Burjuva demokrasilerinde ve Türkiye gibi faşizan rejimlerde seçim ve parlamenter çalışma tek yol olarak görülemez. Ancak özgürlükçü politika alanını genişletmek için de seçimlerdeki bu çalışmaların yeri göz ardı edilemez.
Sonuç olarak, seçim sonuçları çeşitli değerlendirilmelere tabi tutuluyor ve her göz farklı görüyor. HDP’nin kazanan olduğunu söylemek için erken ancak kaybedenin politikasızlık olduğu kesindir. CHP ve MHP’nin ne Türkiye içinde ne de uluslararası alanda bir politika ve alternatif üretemedikleri açıktır. Öte yandan, devletin tüm gücünü kullanarak istediği sonuçtan uzakta kalan AKP’de güç kaybı ve iktidar kaybı korkusu baş göstermektedir. Ancak Türkiye’nin demokratik – devrimci çevreleri için henüz uzun ve zor bir yol var. Tablo hiç pembe değil ama ümitlidir…




[*] Bu yazı yazılırken henüz oyların % 98,8’i sayılmıştı.
** Dikran M. Zenginkuzucu, Katılımsız Demokratikleşmei, Evrensel Pazar 6 Ekim 2013, http://dikranz.blogspot.com.tr/2013/10/katlmsz-demokratiklesme.html

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder