Henüz
II. Dünya Savaşı sürerken 1944’de toplanan 44 devletin temsil edildiği Bretton
Woods Konferansı’nda yeni uluslararası ekonomik rejimin ana politikası
belirlenmişti. Geçmişin koruyucu ulusal ekonomik politikalarına karşı yeni rejimin
ana politikaları arasında serbest ticaretin ve yabancı yatırım akışının
önündeki engellerin kaldırılması ana maddelerdi. Bretton Woods Konferansı
sonunda uluslararası para politikalarının sürdürülmesi amacıyla IMF, gelişmekte
olan ülkelere yardım programları geliştirmek amacıyla Dünya Bankası (DB)
kurulmuş ve serbest ticaretin önündeki engellerin kaldırılması amacıyla gümrük
duvarlarının indirilmesi işlevini sürdürecek GATT Anlaşmaları hazırlanmıştır. Uluslararası
ekonominin ve politikanın düsturu artık tartışılmaz olarak, sermayenin ve
yatırımların uluslararası serbest dolaşımının gerek ülkelerin ekonomik
gelişimine gerekse de küresel barışa yol açacağıdır.
Bu bakış açısına göre
sermayenin serbest dolaşımı hem gelişmiş ülke (yatırımcı) için hem de
gelişmekte olan ülke (ev sahibi) için istenilen bir şeydir. Böylece, gelişmiş
ülke sermayesi para kazanırken yatırım alan gelişmekte olan ülke de özellikle
tek başına altından kalkamayacağı büyük yatırımların gerçekleşmesi ile
kalkınacak, gelişecek, istihdam yaratacak ve demokratikleşecekti. Aslında olacak yabancı sermaye ile işbirliği
içinde olan yerli sermayenin gelişmesi ve bu sermayeye hizmet edecek bir
siyasal sistemdir.
Yeni
ekonomik rejimin başat aktörlerinden biri “yerleşik oldukları merkezlerinden
sınırları aşan faaliyetlerde bulunan” ulus aşırı şirketlerdir. İlk modern “ulus aşırı şirket” olarak
kabul edilen Birleşik Doğu Hindistan Şirketi 1602 yılında Hollanda’da
kurulmuştur. XIX. yüzyıldan itibaren ABD, Birleşik Krallık ve diğer sömürge
sahibi ya da gelişmiş ülkeler kendi hukuklarının uygulanmadığı yerlerde yabancı
yatırımcılara uluslararası ölçütlerin uygulanması gerektiği konusunda ısrar
etmişlerdir. ABD ve Meksika arasında kurulan Genel Şikâyetler Komisyonu’nun Neer Davası kararında bu ilke şu şekilde
kabul görmektedir;
“[yabancılara
muamele bakımından] Devlet işlemlerinin uygunluğu, uluslararası ölçütler
açısından teste tabi tutulmalıdırlar ki uluslararası kuralların çiğnenmesi bir
ihlali, kötü niyeti, sorumlulukların bilinçli ihmalini, ya da devletlerin
aldığı önlemlerin uluslararası ölçütlere göre her mantıklı ve tarafsız kişinin
tespit edebileceği şekilde yetersizlik taşımasın.”
Aynı
Komisyon Roberts Davası’nda
“yabancılara karşı uygulamaların tipik uygar ölçütlere uygunluğunu” test
edilmesi gereğini kabul etmiştir. “Uluslararası asgari ölçütler” öğretisini
takip eden bu görüşe karşı Latin Amerika devletleri yabancıların yerel yasalara
tabi olmasını öngören “ulusal muamele ölçütü”nü savunmuşlardır. Bu çerçevede,
1933’de Montevideo’da toplanan 7. Uluslararası Amerikan Devletleri
Konferansı’nda kabul edilen Devletlerin Hakları ve Sorumlulukları
Sözleşmesi’nde[1] bu ilke yerini almıştır.
Sözleşme’nin 9. Maddesine göre;
“Ulusal toprakların sınırları içerisinde, devletlerin
yargı yetkileri herkesi kapsar.
Yurttaşlar ve yabancılar aynı hukuksal
koruma altındadır ve ne yerel makamlar ne de yabancılar, yurttaşlara uygulanan
haklardan farklı ya da daha fazla hak talep edemezler.”
ABD
bu maddeye uluslararası hukukun genel olarak kabul ettiği ve tanıdığı kurallara
aykırı olduğu gerekçesi ile çekince koymuştur.
II. Dünya Savaşı sonrası,
özellikle ABD’nin önderliğinde, ulus aşırı şirketlerde hızlı bir gelişme ve
sayıca artış yaşanmıştır. Öte yandan,
özellikle eski sömürge ülkeler bağımsızlıklarını kazanmaları ile kendi ulusal
kaynaklarını yönetmek istemişlerdir. Bu amaçla da bağımsızlığını yeni kazanmış
ya da bağlantısız ülkeler ulus aşırı şirketlerin faaliyetlerini kontrol etme ve
ulusal kaynaklar üzerinde millileştirme politikalarını hayata geçirmişlerdir.
77’ler Grubu (G-77) olarak da tanınan bu bağlantısız ülkeler BM’de etkin olmuş,
Birleşmiş Milletler Ticaret ve Gelişim Konferansı (UNCTAD)’nın kuruluşunda da
öncülük etmişlerdir. G-77’lerin etkinliğini gösteren en önemli belgelerden biri
1974 yılında BM Genel Kurulunda kabul edilen “Yeni Ekonomik Düzenin Kuruluş
Bildirgesi”dir[2]. Bunu izleyen adım
“Birleşmiş Milletler Devletlerin Ekonomik Hak ve Sorumlulukları Sözleşmesi”[3]
çalışmaları oldu. Sözleşme’nin II/2. Maddesi Taraf devletlere ulus aşırı
şirketlerin etkinliklerinin uygunluğunu, ulusal öncelik ve çıkarları
çerçevesinde kendi yasa ve düzenlemeleriyle denetleme hakkı tanımaktadır. Ancak
Gelişmekte olan ülkelerin 1970 – 1980 arası dış borçlarındaki artış ve ödeme
dengesizlikleri hedeflerine ulaşmalarındaki en büyük engel oldu ve gelişmiş
ülkeler özellikle DB, IMF, bölgesel finans kuruluşları, ikili yardımlar ve
uluslararası yardım programları eliyle gelişmekte olan ülkelerin ekonomik
politikalarını yönlendirmeyi başardılar[4].
1980’lerin başından itibaren
Doğu Bloğu’nun çözülmesi ve teknolojik gelişmelerin de desteğiyle sermayenin
çok daha hızlı ve yaygın dolaşımı, ulus aşırı şirketlerin eskisinden çok daha
fazla uluslararası faaliyetlerini arttırmalarına yol açtı.
Günümüzde ulus aşırı
şirketlerin kontrolündeki para hacmi, ülkelerin toplam dış ticaretlerini aşmış
bulunmaktadır. Bir takım büyük ulus aşırı şirketler, ekonomik olarak bazı
ülkelerden daha güçlü duruma gelmiştir ve günümüzde uluslararası ekonominin en
önemli aktörü konumuna oturmuşlardır[5]. Bu
durumun bir sonucu olarak söz konusu şirketler, uluslararası politik ve
ekonomik ilişkilerde çok daha etkin bir konuma gelmişlerdir.
Uluslararası Yatırım Sözleşmeleri
OECD uluslararası yatırımları
koruma amacına yönelik olarak 1961 yılında bir “Yabancı Varlıkların Korunması
Sözleşmesi” hazırlığı yaptı, 1972 yılında MTO’nun hazırladığı Abs Shawcross
Sözleşmesi yine OECD’nin gündemine getirilmişti. Bu çalışmalar sonuçsuz kalınca
OECD tarafından “uluslararası sermayeye her yerde aynı liberal yatırım ortamını
yaratmak ve uluslararası yatırımlara daha güçlü bir koruma sağlamak” amacıyla bir
“Çok Taraflı Yatırımlar Antlaşması” taslağı hazırlandı ve 1995-1998 yılları
arasında taslak üzerinde görüşmeler sürdü[6].
Özellikle, devletlerin egemenlik, yerel kaynakların kullanımı ve ulusal
ekonomik politikalar açısından kaygıları, uluslararası toplumun muhalefeti ve
çalışanların tepkileri[7]
uluslararası yatırımların korunması konusunda böylesine geniş çaplı
düzenlemelerin önünü tıkamıştır.
Bu
durumda, bir uluslararası yatırım hukuku oluşturma çabalarında sektörel,
bölgesel ve ikili yatırım sözleşmeleri ön plana çıkmaktadırlar. Bölgesel
sözleşmelerin en önemlileri arasında ABD, Kanada ve Meksika arasında dış
ticaret ve yatırım sınırlamalarının kaldırılmasına yönelik NAFTA, ABD ile Orta Amerika Devletleri arasında
yapılmış CAFTA ve Güney Doğu Asya Ülkeleri Birliği (ASEAN) Yatırımların Teşviki
ve Korunması Sözleşmesi, sektörel yatırım sözleşmeleri arasında da Soğuk Savaş
sonrası Rus ve Doğu Avrupa enerji sektörü ile Avrupa ve Dünya pazarını
bütünleştirmeye yönelik Enerji Şartı Sözleşmesi (Energy Charter Treaty)[8]
sayılabilir. Bu sözleşmelerin de ağırlıklı olarak 1990’lı yıllardan sonra
yapıldığı göze batmaktadır.
İkili
yatırım sözleşmeleri ise iki taraf devletin uyruklarının birbirlerinin
topraklarında yapacakları yatırımlara uygulanacak kuralları belirlemeyi
amaçlarlar. Bu sözleşmelerde çoğunlukla, tarafların biri sermaye ihracatçısı
bir gelişmiş ülke diğeri ise yabancı sermaye çekmek isteyen Gelişmekte olan bir
ülkedir. Bugün imzalanmış ikili yatırım sözleşmelerinin sayısı 2500’ü aşmıştır[9].
Uluslararası yatırım sözleşmelerinin konusu yabancı yatırımcıya uygulanacak
koruma ölçütleri ile uyuşmazlıkların çözüm yöntemi oluşturur. İYS’ler ortaya çıkan “şemsiye
kloz”lar ile de devletler, bir anlamda,
aralarındaki sözleşme ile girdikleri tüm taahhütleri diğer o devlet yatırımcılarına
karşı da gözetmeyi üstlenmektedirler yani devletlerarası yapılan bir sözleşme
ile bir devletin diğer devlet yatırımcısı ile özel hukuk ilişkisine uygulanacak
kurallar belirlenmektedir[10].
Bir Uluslararası Yatırım Uyuşmazlıkları
Mahkemesi
DB’nin
kuruluş amaçlarından biri “özel yatırımların teşviki” olarak belirlenmişti. Bu
çerçevede harekete geçen kurum “Devletlerle Diğer Devletlerin Vatandaşları
Arasındaki Yatırım Uyuşmazlıklarının Çözümü Sözleşmesi” (ICSID Sözleşmesi)’ni
hazırladı. Örgütün Genel Direktörü Aron Broches “uluslararası bir sözleşme
yerine uyuşmazlıkların tarafsız çözümüne yönelik bir süreç kurmanın
uluslararası özel yatırımların akışını desteklemek için daha tatmin edici bir
hukuksal altyapı” olabileceğini söylemişti[11]. ICSID Sözleşmesi 18 Mart 1965’de imzaya
açılmıştır ve 14 Ekim 1966’da yürürlüğe girmiştir[12] ve
bir Taraf devlet ile bir başka taraf devlet yatırımcısının arasında çıkan
uyuşmazlıkları çözmek üzere bir Hakemlik Mahkemesi kurmuştur yani mahkemenin
taraflarından biri devlet diğeri ise bir yabancı yatırımcı ya da ulus aşırı
şirkettir[13]. ICSID Sözleşmesine Taraf
ülkelere bakıldığında sayının yükselmesi özellikle Doğu Bloğunun dağıldığı ve
uluslararası ekonomide ulus aşırı şirketlerin başat konuma yerleştiği
neo-liberal döneme denk düşmektedir ve gelişmekte olan ülkelerin sayısının
giderek arttığı görülmektedir.
ICSID Sözleşmesi’ne üye Devletlerin
ekonomik dağılımı
ICSID’e yapılan başvurulara 1966
– 2011 arasında ICSID’e yapılan 361 başvurunun 328’ini gelişmiş bir ülkenin yabancı
yatırımcısının gelişmekte olan bir ülke aleyhine başvurusunun oluşturmakta
olduğu görülmektedir. Bu davalar da 1994 sonrası artmaya başlamıştır; 2000
yılına dek 50 kadar başvuru yapılmışken sonraki 10 yılda 300’ün üzerinde dava
açılmıştır.
Türkiye,
ICSID Sözleşmesi’ni 24 Haziran 1987’de imzalamıştır[14].
Türkiye 1999 Tarihli Anayasa değişikliği paketi ile kamu hizmeti niteliği
taşıyan hizmet ve yatırımların özelleştirilebilmesini, kamu hizmetiyle ilgili
imtiyaz şartlaşma ve sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıkların ulusal ve
uluslararası hakemlik yoluyla çözülebilmesini öngördü ve bu hallerde
Danıştay’ın denetim yetkisini kaldırdı[15]. Bu
Anayasa değişikliğinin amacı Gerekçesinde; “ülkemizin,
yüksek teknoloji ve büyük finansman gerektiren alt yapı yatırımlarında
karşılaşılan bazı sorunlar, yabancı sermayenin yatırım yapma konusunda çekingen
davranmasına neden olmaktadır. Bu sorunlar arasında kamu hizmetleri ile ilgili
imtiyaz şartlaşma ve sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıkların” hakemlik
yoluyla çözümü uluslararası düzeyde yaygınlaşan bir kabul görmekte olduğu
belirtilmiştir. Anayasa değişikliğinin ardından 2000 yılında 4501 sayılı “Kamu
Hizmetleri ile İlgili İmtiyaz Şartlaşma ve Sözleşmelerinden Doğan
Uyuşmazlıklarda Hakemlik Yoluna Başvurulması Halinde Uyulması Gereken İlkelere
Dair Kanun”[16] ve ardından da 2001
yılında 4686 sayılı “Milletlerarası Tahkim Kanunu”[17]
kabul edildi. Yabancı yatırımların önünü açıcı politikalar Türkiye’deki yabancı
yatırımları 1980’de 8,800 milyon ABD Dolarından 2000 yılında 19,209 milyon,
2010 ise 181,901 ABD Dolarına yani 30 yılda 20 kez arttırmıştır. Bu dönemde
yabancı yatırımların GSMH’ya oranı da % 9,52’den %24,34’e yükselmiştir[18].
Hakemlik tarafların tümünün yazılı
rızası ile uygulanacak usul ve hukuku birlikte seçtikleri özel bir uyuşmazlık
çözüm mekanizmasıdır. Tarafların hakemlik yolunu seçmeleri durumunda yerel
mahkemelerin yetkisi de askıya alınmış olmaktadır. Öte yandan, ICSID Hakemlik
Mahkemesi bölgesel, sektörel yatırım sözleşmelerine taraf ya da bir İYS
imzalamış ülkenin yabancı yatırımcı ile uyuşmazlığının çözümünde kendisinin
yargı yetkisini tanımış kabul etmektedir. Mahkemenin önüne gelen birçok davada
ilgili devlet yetki itirazında bulunmaktadır ancak Mahkeme yabancı yatırımcının
ülkesi ile imzalanmış yatırım sözleşmelerine dayanarak yargı yetkisinin
varlığına karar vermektedir[19]. Bir
hakemlik davasında taraflar uygulanacak hukuku seçebilmekte, seçilmemişse Mahkeme
en uygun hukuku seçmektedir. Oysa bir yabancı yatırımcı açısından devlet ve
kamu lehine kısıtlayıcı ve koruyucu önlemler içerebilecek bir yerel hukuka tabi
olmak arzulanır bir durum değildir. ICSID Hakemlik Mahkemeleri yatırım
sözleşmesi ya da taraflar arasındaki imtiyaz sözleşmesi bir hukuk seçmişse dahi
çoğu zaman uluslararası hukuk ile örf ve adet hukukunun yerel hukuk üzerinde
denetleyici ve düzeltici etkisi olduğunu ve öncelikle uygulanması gerektiğini
kabul etmektedir[20]. Mahkeme şöyle söylemektedir “Ev sahibi
devlet yasalarında ilgili bir düzenleme olduğunda da uluslararası hukuk ile
uygunluğu kontrol edilmeli ve çatışma durumunda uluslararası hukuk üstün kabul
edilmelidir. Sonuç olarak, uluslararası hukuk tamamen uygulanabilirdir”[21]. Bunun sonucu olarak, devletler önceden
göremedikleri hukuksal argümanlar ve kararlarla karşılaşabilmektedirler. Arjantin’in
2001 krizinde kamu düzeni gerekçesiyle yaptığı millileştirmeler aleyhine
ICSID’de çok sayıda dava açılmış ve Arjantin büyük tazminatlar ödemeye mahkûm
edilmiştir. ICSID kamu düzenini bir millileştirme gerekçesi olarak kabul
etmemektedir[22].
ICSID ile kurulan yabancı yatırımların korunma mekanizması diğer hiçbir
uluslararası sözleşmede öngörülmeyen bir uygulama da getirmektedir. Hakemlik
Mahkemesinin verdiği bir tazminat cezasını, yabancı yatırımcı her Taraf ülkede
tenfiz edebilir ve uygulatabilir. Örneğin Senegalli, Belçikalı ve İsviçreli
ortakları olan bir firma (SOABI) Senegal’e karşı kazandığı tazminat için
Fransa’daki Senegal mallarına tedbir koydurmuştur[23].
Bu da sistemin zorlayıcılığını ve bağlayıcılığını arttırmaktadır.
Gelişmekte olan ülkelerin “Yeni Ekonomik Düzen”i kurma çalışmalarından
kopup “ulus aşırı şirketlerin ekonomik düzenine” tabi oluşları
görülebilmektedir. Ulus aşırı şirketler yatay düzlemdeki hareketlerine karşın
dikey örgütlenmiş yerel hukuk engellemeleri ile karşılaşmak istememekte, sermaye
akışına paralel küresel asgari güvenceler aramaktadır ve bunu gelişmekte olan
ülkelere kabul ettirmektedir. Ulus aşırı şirketler yerel hukukun ve
mahkemelerin yabancı yatırımcılara tanıdığı “ayrım yasağı”, “yerel muamele”
gibi ölçütlere karşın ICSID hakemlik uygulamalarından ortaya çıkan
“uluslararası asgari standartlar”a tabi oldukları bugün uluslararası hukukun
bir gerçeğidir.
[1] Montevideo, 26 Aralık 1926. ABD bu maddeye
uluslararası hukukun genel olarak kabul ettiği ve tanıdığı kurallara aykırı
olduğu gerekçesi ile çekince koymuştur.
[2] 1 Mayıs 1974,
A/RES/S-6/3201.
[3] New York, 24 Mayıs 1974;
GA Res 3281 (XXIX).
[4] Jagdish N. Bhagwati, The New International Economic Order: The
North - South Debate, Delhi, K.M. Mittal, 1985, s. 71 – 85.
[5] Nasrollah Saifpour Fatemi v.d., Multinational
Corporations: the Problems and the Prospects, London, A.C. Barnes, 1976, s. 39
– 40; UNCTAD , World Investment Report
2003 - FDI Policies for Development: National and International Perspectives, New York, United Nations Publications, 2003,
s. xvi.
[6] OECD, Multilateral
Agreement on Investment: Documents Relating to the 1995-1998 Negotiations,
1998.
[7] Türkiye için bir örnek;
Birleşik Metal-İş, MAI-Çok Taraflı Yatırım Anlaşması Bilgilendirme Toplantısı
(26 Nisan 1998), http://metalworkers.tripod.com/yayin/mai0.htm (9 Ağustos
2013).
[8] Türkiye Enerji Şartı Sözleşmesi’ni 17 Aralık
1994’te Lizbon’da imzalamıştır. RG 6 Şubat 2000, sayı: 23956.
[9] Türkiye bugüne kadar 83 ülke ile İYS imzalamıştır.
Dikran M. Zenginkuzucu, “Turkey: Ratification of the ICSID Convention and the
Enforcement of ICSID Arbitral Awards”: International Arbitration Law Review,
Sweet&Maxwell, no: 2012/6, s: 210, dn 13.
[10] Dikran M. Zenginkuzucu, “Şemsiye Klozların ICSID
Hakem Mahkemesinin Yargı Yetkisine Etkisi”: Uluslararası Ticaret ve Tahkim
Hukuku Dergisi, 2013/1, s. 173 - 174.
[11] Christopher Schreuer, The ICSID Convention - A Commentary, New York, Cambridge
University Press, 2001, s. xi.
[12]
Washington, 18 Mart 1965. Yürürlüğe Giriş 14 Ekim 1966. ICSID Sözleşmesi’ni
bugüne kadar 158 ülke imzalamış ve bunların 149’u onay belgelerini
sunmuşlardır.
[13] Dikran M. Zenginkuzucu, Uluslararası Ticaret ve Yatırım Uyuşmazlıklarının Dostane
Çözümüne İlişkin Temel Metinler, Legal Yayınları, İstanbul, 2013, s. 114
– 136.
[14] RG 6 Aralık 1988, sayı:
20011. Türkiye aleyhine kabul edilen başvurular; PSEG Global (2002), Motorola
(2004), Libananco (2006), Cementownia (2006), Europe Cement Investment (2007),
Saba Fales (2007), Alapli (2008) ve Tulip Real Estate (2011). Bu arada yurt
dışında ihale alan Türkiye menşeli bazı şirketler de ICSID’e başvuru yapmıştır.
Örneğin Bayındir v. Pakistan (2003), Rumeli Telekom v. Kazakistan (2005),
Sistem Mühendislik v. Kırgızistan (2006), Bermek Holding v. Azerbaycan (2006).
[15] RG 14 Ağustos 1999, sayı: 23786. Kamu hizmeti imtiyaz
şartlaşmalarında hakemlik yoluna başvurulamayacağına ilişkin bir görüş için;
Rona Aybay, "Kamu Hukuku Alanında Tahkime Yer Yoktur", Mülkiyeliler Dergisi, cilt: XXIII,
Sayı: 217, 1998, s. 56.
[16] RG 22 Ocak 2000, sayı:
23941.
[17] RG 15 Temmuz 2001,
sayı:24453.
[18] Zenginkuzucu, “Turkey:
Ratification of the ICSID Convention…, s. 209.
[19] SGS v. Phillipines, Enron
v. Argentina (2001), El Paso v. Argentina (2000), Noble Ventures v. Romania (2001), Vivendi v. Argentina (2003),
Burlington v. Ecuador (2008).
[20] Goetz v. Burundi (1995), CMS v. Argentina (2001).
[21] AMCO v. Indonesia (1981).
[22] Azurix v. Argentina
(2001), CMS v. Argentina (2001).
[23] SOABI v. Senegal (1982). Arrêt de la Cour de
Cassation, 11 Juin 1991, parvoie no. 90-11.282, Société Soabi et autres c/ Etat
de Sénégal et autre.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder