6 Ağustos 2014
http://www.demokrathaber.net/2-turlu-secim-delikanliligi-bozar-makale,7791.html
10
Ağustos’ta Türkiye, Cumhurbaşkanlığı seçimi için sandık başına gidiyor.
Yurtdışında oy kullanımı başladı da bitti bile… Türkiye siyasal sisteminde ve
geleneğinde Cumhurbaşkanının yeri ve seçilme yöntemi hakkındaki tartışmayı bir
yana bırakalım. Aslında bu seçim Türkiye’nin siyasal sisteminde bir
değişikliğin simgesel ve pratik olarak bir göstergesidir.
Artık,
Tanzimat ve Cumhuriyet dönemine şekil veren, birçok kurumunu Devrim
Fransa’sından ödünç alınan 150 yıllık bir geleneğe nokta koyuluyor. İlhamını pozitivist
Fransa’dan alan Osmanlı-Türk modernleşmesi içerisinde ulusçuluğun ve geç-uluslaşma
sürecinin itici gücünü oluşturan bir ittifak olarak İttihat ve Terakki
padişahın tek adamlığına karşı milli iradenin cisimleştiği ve temsil edildiği
parlamentarizmi benimsemişti. Cumhuriyet döneminin Rousseau’nun çoğunlukçu
“genel iradesini” temsil eden Parti ve Meclis’i de bu geleneği sürdürmüştür.
1961 Anayasası yine parlamentarizmi kabul ederken devletin bekçisi olarak ve
vesayeti temsilen Cumhurbaşkanının konumunu ve Anayasal Kurumları
düzenlemiştir. 1982 Anayasası ise
güçlü yürütme anlayışına meylederek
Cumhurbaşkanının sembolik yetkilerini arttırmış, O’na özellikle devlet ve
toplumu yönlendirecek Yüksek Yargı Kurumlarının, YÖK’ün ve diğer Anayasal
kurumların üyelerinin atanmasında geniş yetkiler tanımış, MGK Başkanlığı görevi
vermiştir.
2007
Cumhurbaşkanlığı seçiminde çıkan 367 krizini fırsat bilen AKP bir Anayasa
değişikliği ile Cumhurbaşkanının iki dönemi geçmeyecek şekilde 5 yıllık süre
için halk tarafından seçilmesini referanduma götürdü ve kabul edildi. Aslında
bu kadar popüler, halka hoş gelecek bir teklifin %30,1 Hayır oyu alması yüksek
bile sayılabilir. Ancak tüm siyasi yazarların ve hukukçuların kabul ettiği gibi
bugünkü Anayasa ile Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi rejimi
yarı-başkanlığa doğru kaydırabilecektir. Üstelik yürütmeyi denetlemesi gereken
yargı kurumu üyelerinin bu kadar geniş şekilde Cumhurbaşkanı ve Meclis
tarafından seçildiği ve atandığı bir ortamda Cumhurbaşkanı – Meclis
çoğunluğunun bir arada bulunduğu dönemlerde (cohabitation) tüm denetim –
dengeleme araçlarının devre dışı kalabilme olasılığı da oldukça güçlüdür.
Aslında
bu sistem yeni Türkiye’nin ve yeni dünyanın getirdiği bir nokta olarak
karşımıza çıkıyor. Türk siyasi hayatında modernleşmeci-ulusalcı-laik İttihat
Terakki – CHP çizgisinin karşısında yer alan gelenekçi-muhafazakar-popülist
çizginin tek adama biatçi, katılımcı olmayan, “güçlü yöneticiler yapsın bizi de
görürler” ya da “büyüklerimiz bilir”ci yapısı böylesi tek adamları her zaman
üretmeye meyillidir. Öte taraftan ise 1980’ler sonrası yeni ekonomik-politik
küreselleşme dalgası dünyayı yeniden şekillendirme ve paylaşma sürecinde üstte
güçlü-merkezi küresel kararlara katılacak-uygulayacak işbirlikçi yönetimler ile
aşağıda ulusalcılıktan uzaklaşmış yerel-dağınık merkezi kararlara katılmayan
ancak kendine dönük mikro politikalara katılan kitleler düşünmektedir. Bu
bakımdan yarı-başkanlık ya da diktatörlükler özellikle az-gelişmiş ülkelerin
rejimi olarak ağırlık kazanmıştır.
* * *
İki
turlu sistemde ilk turda seçmenler kendi tercihlerine göre oy kullanmaları,
ikinci turda ise adayı elenen seçmenlerin kalan iki aday içerisinde
uzlaşabilecekleri, tercih edebilecekleri, bir anlamda kötünün iyisi olarak gördükleri
bir adaya yönelmeleri ve seçim sonunda çoğunluğun ilk iki tercihi içerisinde
sayabildiği adayın kazanmış olması beklenir. Bu sistemin sinsi yüzü ise uç
adayları eleyerek merkez adayları güçlendirmesidir. Bu sayede bir uç aday ilk
turda çoğunluğu kazansa da ikinci turda merkez sağ ve sol “yok aslında
birbirimizden farkımız” ya da “pasta elden gidiyor” diye birleşerek “tehlikeyi”
bertaraf edebilmektedirler. Bunun örnekleri Fransa’da sıkça görülebilmektedir. Ancak
aceleye gelen Anayasa değişikliği ve yasal düzenlemeler sonucu Cumhurbaşkanı
adayları eski sisteme göre yani ancak Meclis grupları ve ya parlamenterler
tarafından gösterilebiliyor. Bu durum bir halk seçiminde halkın değişik kesim
ve görüşlerinin aday çıkarma yetisini kısmaktadır.
Gelelim
seçimlere…
Türkiye’de
barajlarla oluşturulmuş yapay siyasi yelpaze ve Cumhurbaşkanı aday gösterme
yönteminin çarpıklığı sonucu bu seçimde üç aday çıkmıştır. Aslında, 1960’lardan
günümüze siyasi hayatı gözden geçirdiğimizde irili – ufaklı kendini göstermiş
siyasi hareketlerin bu seçimde en az 6 – 7 adayı yarıştırması beklenebilirdi.
Ancak elimizde adaylar olarak zaten tek adamlığını ilan etmiş AKP’nin adayı
Recep Tayyip Erdoğan, CHP-MHP’nin çatı adayı Ekmellettin İhsanoğlu ve HDP’nin diğer
demokrat – devrimci güçler destekli BDP adayı Selahattin Demirtaş vardır. Erdoğan
ve AKP açık açık siyasi Cumhurbaşkanı ile yarı-başkanlığa yakın bir yönetime
geçeceğini söylemektedir. Hatta bu durumda yakın gelecekte fiili durumu
resmiyete dönüştürecek bir Anayasa değişikliği beklenebilir. CHP – MHP ise
yukarıda değinilen rejim değişikliğini reddeden ve göz ardı eden bir tutum
göstererek, siyasetin içinden gelmeyen bir aday göstermiş ve referandumu
yarı-başkanlık ile parlamenter rejimler arasında bir seçime dönüştürmeyi
hedeflemiştir. Aday seçiminde ise 30 Mart seçim sonuçlarına bakarak demokrat –
ilerici çevrelere yakın bir aday yerine MHP ile uzlaşabileceği ve muhafazakâr
AKP’lilere de hoş gözükebilecek bir aday seçmeye çalışmıştır. Özellikle HDP’nin
30 Mart seçimlerindeki Kürt illerindeki başarılı ancak genelde başarısız
sonuçları CHP’yi daha demokrat bir isme kaymaya zorlayamadı. Tabi adaylarının
uluslararası alanda ABD ile yakınlığı da dikkat çekmektedir. Ancak bu taktiğin
gerek aday seçimi gerekse de siyasal hayatın güncel gerçeklerine uyumsuzluğu
nedeniyle başarılı olma şansı pek gözükmüyor. Selahattin Demirtaş ise halkın
içinden yürüttüğü kampanya ve beklenmediği kadar Erdoğan – AKP muhalafeti ile
adını alternatif bir aday durumuna yükseldi ve demokrat aday boşluğunu tek
başına doldurmaya çalışıyor.
Bazı
seçim anketlerine ve AKP’nin genel beklentisine dayanarak Erdoğan ilk turda
%50’den fazla oy alarak seçilmeyi beklemektedir. Erdoğan’ın bu beklentisi aynı
zamanda BDP dışında kendisine karşı blok oluşturulan 2007 ve 2010
referandumlarına da bakmasından kaynaklanıyordur. 2007 Anayasa referandumunda %
69,9 ve 2010 referandumunda % 57,88 oranında “Evet” oyu çıkmıştır. Öte yandan,
2010 referandumunda “yetmez ama evetçi” olarak anılan liberal – demokrat oylar
ile arası henüz bozulmamış “cemaat” Erdoğan’a destek çıkmış BDP ise doğu
illerinde boykot uygulamıştır.
Yukarıdaki
sonuçlar ışığında 30 Mart seçimlerine bakılınca da fazla bir etkisinin olmadığı
tahmini yapılan “demokrat – liberal” ve “cemaat” oyları göz ardı edilirse
Selahattin Demirtaş ya da aynı çizgiden biri aday olmasaydı kim olsa olsun Erdoğan’ın
büyük ihtimalde ilk turda seçileceği tahmin edilebilirdi. Demirtaş ilk tur
sonunda elenirse de Kürt illerindeki HDP tabanının sandığa gitmemesi ya da
serbest kalması sonucu Erdoğan’ın ikinci turda kesin olarak seçilmesi
beklenebilir.
Erdoğan’ın
ilk turda seçilme olasılığını bir kenara bırakırsak asıl tartışması eğlenceli
olan ikinci tur seçimleridir. Erdoğan’ın en kötü ihtimalle ikinci tura
kaldığını kabul edersek, elenen adayın tabanının ve oylarının ikinci tercihi
–başka bir deyişle kötünün iyisi algısı- ne olacaktır?
CHP
– MHP ittifakında MHP sessiz dururken özellikle kendi ulusalcı tabanı ve
demokrat oyları ikna etmekte zorlanan CHP son günlerde seçimi Erdoğan
karşıtlığına endeksleyerek bu oyları geri kazanmaya çalışmaktadır. Ekmelettin
İhsanoğlu’nun isminin açıklandığı günlerde AKP’yi susturacak kadar sert
muhalefet eden ulusalcılar (Oda TV gibi) aday gösterme süresi dolup kendilerine
yakın bir aday için 20 milletvekilinin imzasını bulamayınca sert bir “U” dönüşü
gösterdiler ve duruşlarını Erdoğan – karşıtı olarak konumlandırdılar. CHP’ye
göre Türkiye’nin en önemli ve acil gündemi Erdoğan’ı göndermektir… Erdoğan’ı
göndermek bu ülkeyi seven herkesin en önemli gündemi olmalıdır... Bunun için
ilk turda, olmadı ikinci turda yurtsever herkesin çatı adayda birleşmelidir... CHP’nin
ve İhsanoğlu taraftarlarının argümanları basit;
“Erdoğan
hırsızdır”
“Erdoğan
diktatörleşmektedir”
“Erdoğan
Gezi’de sizlere saldırdı”
“Erdoğan
vatanı satıyor”
“O
zaman Erdoğan’a karşı bize oy verin” hatta “Erdoğan – İhsanoğlu arasında
yapacağınız seçim sizin yurtsever ya da demokrat olup olmadığınızın bir testi
olacaktır”
Oysaki
Erdoğan karşıtı propagandanın başarısız olduğu ve Erdoğan’a yaradığını şimdiye
kadar anlamış olmalıydılar. CHP özellikle kendi özel koşullarında ikinci turda
Erdoğan – İhsanoğlu eşleşmesi olursa Erdoğan’a oy verebilecek ya da boykota
gidecek Kürt seçmene büyük öfke duyuyorlar. Oysaki oy alamadığı Kürt
bölgelerinde doğru dürüst bir çalışma yapmayan, Sezgin Tanrıkulu’nu bile ancak
İstanbul’dan seçtirebilen, Binnaz Toprak, Rıza Türmen gibi isimleri pasifize
eden CHP bir iki ziyaret ve ajitasyon ile bu durumu değiştirebileceğini mi
zannediyor? Peki 1991’deki SHP – HEP ittifakı sonrası kendi seçmeninin tavrını
bugüne kadar hiç düşündü mü ya da dönüştürmek için hiç çalıştı mı?
Selahattin
Demirtaş ise halka yakın mütevazı yapısıyla, tabu yıkan söylemleriyle ve
enerjisi ile seçimin parlayan yıldızı olmaya aday. Demirtaş’ın insan hakları,
halkların eşitliği, özgürlük gibi kavramları telaffuz etmesi, “tek millet, tek
dil” gibi faşizan söylemleri reddetmesi ile bu ortamda nefes alınacak bir alan
açıyor. Kürt, Alevi, demokrat oylar için seçimlerde bir potansiyel oluşturuyor.
En beklenmedik zamanda Gezi’de böylesi kitlesel, yaratıcı ve mizahi bir direniş
yaratan gençler ve vatandaşlar Selahattin Demirtaş ile yine bir sürpriz
yapabilirler, rejime ve muktedirlere büyük bir şaka yapabilirler.
Asıl
eğlenceli nokta da bundan sonra başlar…
2.
Tura Erdoğan ve Demirtaş kalırsa yukarıda dillendirilen “yurtseverlik ve
demokratlık testi” CHP – MHP seçmeni için de geçerli olacak mı? Tek hedefin
Erdoğan’ı devirmek olduğunu söyleyenler ve İhsanoğlu’na oy devşirmeye
çalışanlar bu kez Erdoğan’ı devirmek için Demirtaş’a mı oy verecekler? Eğer
söyledikleri gibi asıl gündemleri hırsız, arsız diktatörü devirmekse ve sadece
bu güdüyle hareket etmek gerekiyorsa 2. Turda gönül rahatlığı ile Demirtaş’a oy
vermeleri gerekecektir. Yoksa binlerce bahane – söylenti üretip “aslında yok
birbirimizden farkımız, asıl derdimiz tekçi, faşizan rejimi kutsamak” diyerek
Erdoğan’a mı meyledecekler? 1991 seçimlerinde bugünün ulusalcı CHP tabanının
barıştan yana değil faşizan rejimden yana tutum alarak sağ ve milliyetçi
partilere kaçtığı unutulmamalıdır. Bugün de ülkenin toraman ulusalcıları
kuyruğu kısıp Erdoğan’a oy atmazlar diye ummaktan başka bir şey gelmiyor elden
ki bu aslında tarihsel olarak tasfiye olmuş hareketlerinin resmi olarak da
tasfiye olması manasına gelecektir.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder